KRALİÇE USULÜ STİL

Queen's style, Rainbow style

Vogue dergisi araştırmış. Kişiliği renkli midir bilmem ama kraliçe dünyanın en 'renkli' stilinin sahibi!

Malum geçen sene İngilizler için önemli bir seneydi. Çünkü Kraliçe’lerinin tahttaki 60. senesi dolmuştu. Tabii bir de Olimpiyatlar’a denk gelince, kutlandı da kutlandı! İşte bu çerçevede Kraliçe Elizabeth de birçok etkinliğe katılınca, İngiliz Vogue dergisi majestelerinin stiline kafayı takmış, bir sene boyunca katıldığı davetlerde giydiği her kıyafeti inceleyip bir şablon çıkarmıştı ortaya… Buna göre II. Elizabeth’in renk tercihi yüzde 29′luk bir oranla maviydi…

Haa bu mevzu nereden mi çıktı? Ufak ufak yaz koleksiyonlarını görmeye başladım vitrinlerde mağazalarda. Henüz kapsamlı incelemedim. Dolayısıyla tam bir yorum yapmam mümkün değil. Ve fakat, aklıma nedense yaz kış hep koyu renklere giden ellerimiz geliyor. Özellikle de büyük beden olup ‘siyah’ın görüntüyü inceltici ve fakat ruhu karartıcı özelliğine sığınmamız…

Bu çerçevede ‘gök kuşağı kraliçe’yi kıskanmamak mümkün değil vallahi… Kadıncağız 86 yaşında! Üstelik dünyanın en ciddi Kraliçe’si. Ama yine de renk buldu mu kaçırmıyor!

Kraliçe demişken, kendisinin stili multi-color ama karakter malum soğuk nevale gözüküyor çoğu zaman… Hatta ‘Queen/Kraliçe’ filmi bunun bir tahmin değil gerçek olduğunu da teyit etmişti. Eh malum İngiliz soğukkanlılığı! Ve fakat inceden bir espiri anlayışı da yok değil hani!

Kanıtı, bu aşağıdaki fotoğraftaki yan bakış ve ona eşlik eden kikirdeme…  Zira Irish Guard üniforması içindeki kılı kıpırdamadan kendisine selam çakan şahıs, çocuklarının babası ve de bunca senelik kocası Prens Philip!

Queen and Prince Philippe

Ah zaman, sen nelere kadirsin!!!

YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CHLOE’NİN 16 ‘IT’ PARÇASI

Öncelikle iki noktanın altını çizeyim:

1- Başlıkta yazan ‘it’, ‘ittir köpektir ama bizimdir’ cümlesindeki ‘it’le alakasız olmakla beraber, arzuya göre, bu yazıda geçenlerin hepsi, en azından çantaları bizim olsa ne olurdu diye de yorumlanabilir! Buradaki ‘IT’ İngilizce’de çokça kullanılan ve Ebruca’da ‘Ahhh o parçalar yok mu ooo parçalar’ diye çevrilebilecek olan ‘it’e göndermedir.

2- Bu haberi duyalı oldu. Ve fakat yazabilmek şimdiye nasip oldu. ‘Bayatladı’ diye dudak bükenlere belirteyim: Chloé bayatlamaz! Kaldı ki, zaten haber de bir ürünün bayatlasa bile nasıl çıtır çıtır tazecik hale gelebileceği üzerine! Buyurunuz efenim…

Eski koleksiyonlardan fırlayıp gelmiş tam 16 parça... Biri de bizim eve düşse, gökten düşen elmalar gibi!

Malum, 2012′nin son günlerinde bu günlerinde, bu güne kadar moda dünyasına Karl Lagerfeld, Stella McCartney, Phoebe Philo gibi ünlüleri kazandıran moda evi Chloé, tam 60 yaşına basmış bunu da vur patlasın kutlamıştı. Şimdi bir sürpriz de 60.yaşın şerefine Paris Printemps Haussmann mağazası ‘Printemps loves Chloé’ adlı bir seri çıkarttı…

Seri bir moda bağımlısının başına gelebilecek en harika şey! Zira markanın ‘trademark’ı olmuş 16 parça bir daha hayata geçmiş durumda… Koleksiyonda neler mi var… İşte sayıyorum. Ama hepsini değil, en beğendiklerimi ve tabii bir plus size olarak kullanabileceklerimi… Kalan kısmını da işte buraya tıklayıp kendiniz keşfedin artık!

1- Phoebe Philo imzalı 2006 Yaz sezonuna ait tahtta tabanlı dolgu topuklu sandaletler, ki aha da buracıkta kayıtlara geçsin: Dolgu topuk sev-mem! Yeni fiyatı 550 Euro.

2- 2003 yılı imzalı Camera Bag…

3- 2009 yılında Hannah Mac Gibbon’un imzaladığı yünlü kumaştan pelerin ya da öz Türkçesiyle ‘aba’… Ama ne abaaaa :)

4- Paddington metro istasyonunu ki kendisi Londra merkezindedir, bir anda dünyanın en ünlü yeri haline getiren Paddington çanta. Üzerindeki asma kilitle efsanelere karışmıştı anında… Yine Phoebe Philo sağolsun!

5- Chloé’yi yaratan ve de genç tasarımcılara tereddütsüz şans vererek günümüz moda dünyasının temellerini atan Gaby Aghion’un 1960 yılında yarattığı Chloé bluz… Evet belki içine giremem ama hayali yeter!

6- Veee eğer bulup da giymeye kalkarsam, herbir yerimin elbisenin yanlarından taşacağı, işbu nedenle benden uzak tutulup bir moda katlimaı işlenmesinin önüne geçilmesi gereken ‘Gitar’ elbise… İmzayı atan Karl Lagerfeld… Chloé’yi Chloé haline getirirken bireysel şöhret basamaklarını da hızlıca tırmanan moda dahisi!

7- Kimileri tarafından ‘şarkıcının kızı’ olarak küçümsense de markanın başındayken kendini aşan ve bu ‘aşma’ eylemi sırasında moda dünyasına ‘bir ikonik’ parça okazandıran Stella McCartney’nin Ananas tişörtü…

Ananas, olsa da yesek... Tişörtün de 'olduğu kadarını' giysek...

Velhasıl, Printemps Chloe aşkını gayet net kanıtladı da, eee ben de seviyorum, Printemps çekil aradan!

SEVDİKLERİM, TREND kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

JUERGEN TELLER PRENSİPLERİ

Fotoğrafçı, moda fotoğrafçısı

Eğer kendisini tanımıyorsanız, derhal terk edin moda dünyasını!!! Yanlız bırakın beni, nnyanlız :)

‘Mükemmel nedir? Beni bir nebze olsun ilgilendirmiyor. Mükemmelle aramda hiç bağ yok. Hiç anlamıyorum. Mükemmel olması için retuşlanmış fotoğrafları sıkıcı buluyorum. Ayrıca kadınların öyle gözükmeleri için bir baskı altına alınmasını da sağlıklı bulmuyorum.  Beni nasıl bir insan oldukları ilgilendiriyor. Ben de kendimi fotoğraflara hafif kilolu bir insan olarak koyuyorum. Ve her ebatta insan da fotoğrafladım!’

Victoria Beckham’ı dev bir alışveriş torbasına (3), Kate Moss’u pis bir el arabasına (2 ve 4) ve Vivienne Westwood’u anadan üryan soyunmaya (1) ikna eden, fotoğraflarını kat-i suretle retuşlamayan ve yine de çekmediği kampanya+celebrity kalmayan moda fotoğrafçısı Juergen Teller’ın süper mottosu!

Juergen Teller

Bu kadınları ikna etmiş, bu halde, yani oldukları gibi çekmiş. 'Gerçek' olmanın keyfi... Paha biçilmez!

SEVDİKLERİM, YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞİMDİ DE ALKALİN DİYETİ

Alkalin diyeti, Honestly healty book

Billa sağlıklı! Kitabın adının öz Türkçesi bu. Bilmiyorum artık, biz yazarın yalancısıyız!

Aslında duymuştum sağdan soldan… ‘Ay onu onunlaaa yemee… Alkalin diye bişi var herhaldeeeee’ tarzı yorumlar. Ve fakat 11 Ocak’ta ‘feyşın gurusu’ yani açıklayacak olursam moda ve sağlık gurusu Victoria Beckham twitter’ına yazana kadar bu iş nedir, kaynağı kimdir, nereden çıktı başımıza merak etmemiştim…

Tweetin devamında Honestly Healthy'nin resmi olunca kitap bir anda 'İlk alınacaklar' listesine 1.sıradan giriş yaptı!

Eh kolay mı? Bunca senelik ‘profesyonel şişko’ hayatımda ne ‘moda rejim’ler geçti başımdan… Öyle şimdinin dile pelesenkleri Dukan ve Karatay’dan bahsetmiyorun üstelik! Siz deyin karbonhidrat, ben anlatayım Aylin Livaneli rejimi, siz deyin protein ben söyleyeyim Montignac! Siz deyin kalori ben anlatayım Weight Watchers puan ve yağ sistemi! Eh bu Alkalin’le de baş ederim elbet dedim ve de işin aslını astarını bir deşeleyeyim ve de sizi de bilgilendireyim istedim…

Herşeyden önce öğrendiğime göre bu zayıflamaktan ziyade gerçekten sağlıklı beslenmeyi amaç edinen bir beslenme şekli. Amaç sabahları idrarın pH dengesinin doğru olmasını sağlamak. Yani renginin açık ve kokusuz olması gerekiyor. Hayır sabah sabah böyle bir araştırmaya girmek adamın otomatik olarak iştahını kesip gün boyu yemesini engeller tabii o ayrı! Ama midesi sağlam olanlar için (yani benim için!) anlaşılması gereken nokta şu: Bazı gıdalar vücuttaki asit seviyesini artırıp kanı ve idrarı etkiliyor. Bu tüü-kaka gıdalar arasında da proteinler başta geliyor. Hadi buyurun! Dukan Amca ne demişti Alkalin Teyze ne diyor? Dukan’da herkesin abana abana yediği tavuk, et, peynir bu sefer ‘az tüketilecekler’ listesine geçiyor. Kalan grubu da, yani sebzeleri de yüzde 70 çiğ veya çok az pişmiş yemek gerekiyor. Yani ‘diyet trendleri’ yine ‘ot’a dönmüş durumda anlayacağınız. Gelin görün ki ot demişken, inek sütü yerine koyun ve keçi sütünü tercih etmek gerektiğini de söylemiş olayım da diyetin peşine düşecekler yanlışlık yapmasın!

Victoria Beckham, Jeniifer Aniston

Dikkat! Mayo giyip kendini sokağa atmak Alkalin diyetinin kapsamında olabilir!

Victoria Beckham, Jennifer Aniston, Gwyneth Paltrow ve daha birçok Hollywood ünlüsü kafayı Alkalin’e takmış durumda… Yine bir Hollywood’lu Sienna Miller’ın üvey ablası vejetaryen şef Natasha Corrett tarafından hazırlanan Honestly Healthy de işte bu noktada sahne alıyor. Kitapta hem lezzetli Alkalin tarifler var hem de bu diyet nedir, nasıl yapılır, ney neyle yenir tarzı uzman bilgiler…

Top Model, büyük beden model

Aha bu da Candice Huffine... Top Model! Geçenlerde Star TV'ye çıkmıştı... Faik Sönmez'in yeni sezon mankeni olacakmış. Diyet miyet de yapmıyor!!!

Şahsen ben diyetlerle hayatım boyunca ‘seviyeli bir ilişki’ kurmayı bırakın en laçka birliktelikleri yaşamış biri olarak girmiyorum Alkalin topuna… Ve fakat, meraklısını da bilgilendirmek lazım değil mi efems?

HABER, YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CARRIE DÖNDÜ, AMA NASIL?!

Carrie döndü, ama olmadı!

Ay keşke dönmeseydin Carrie!

Tamam bittiğinden beri özleyip duruyoruz! Arkasından gelen 2 film de kesmedi, ama yine de oturduk seyrettik! Hatta tamamen sponsorlara yalakalık olsun diye çekilen, başrol oyuncularının ‘Sex and the Botox’a döndüğü ve konunun zıvanadan çıktığı 2.filmi bile… Gelin görün ki, tadında bırakmak lazım!

Niye mi söyleniyorum bu kadar? Sex and The City dizisinin ünlü karakteri Carrie Bradshaw’un ‘gençliğini’ konu alan Carrie Diaries gösterime girdi ve de ben de hiçbir masraftan kaçınmayarak (!!!) sizin için oturdum seyrettim de ondan…

Dizi 16 yaşındaki, Connecticut doğumlu Carrie’mizin, Interview dergisi adına stajyer olarak New York’a gitmesini konu alıyor. Annesini kaybettikten sonra babası ve kızkardeşi ile yaşamaya devam eden Carrie, bir moda bağımlısı olarak New York’a gelince haliyle dünyası değişiveriyor.

Şahsen ben beğenmedim. Zira bu Carrie olsa olsa bir ergen dizisinin kahramanı olur. Her ne kadar başrol oyuncusu Anna Sophia Robb geleceğin yıldızlarından biri olacak gibi dursa da SJP Carrie ile pek alakası yok!

Bir de tabii işin styling boyutu var! Haliyle bir lise öğrencisinin Manolo’ları ayağına, Dolce&Gabbana’ları sırtına geçirmesi beklenemez. Ve fakat illa ki değişik olacak diye ne bulsa giymesi de pek güzel olmamış! Dizinin kostüm tasarımcısı Eric Daman. Malum Dedikoducu kızları (Gossip Girl) kendisi giydiriyor. Ama 1980′lerimsi bir zamanda geçen bu dizide henüz tarzları oturttuğunu söyleyemeyeceğim şahsen!

Dizi şimdilik çok olumlu notlar almadı yorumculardan ve izleyicilerden. 4 bölüm yayınlandı, iMDB notu 6.2′de kaldı. Yapımcıların Gossip Girl’ün yıldızlarından Blake Lively’den tutun da Olsen ikizlerine kadar birçok ünlüyü dizide konuk edeceği söyleniyor ve ‘Daha durun’ deniyor ama ben duramayacağım! Gençlik seyretsin, eğlensin… Ben şahsen öz bi Carrie Bradshaw’umun anısına ihanet etmeyeceğim!

Sex and the City'nin yeni dizisi

Çeşit çeşit giyiniyor Carrie Ablamız yine. Ama olmuyor, olamıyor işte! Ahhh öz Carrie ah!

HABER, TREND, YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BU YILAN DOKUNABİLİR!

‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’ Her ne kadar, alabildiğine bencillikle yüklü bir atasözümüz olsa dahi, en azından yılanın dokunuşunu bir süreliğine de olsa (Malum sana dokunacak kadar yakın olup da yanından kayıp geçtiyse sevdiğin birine dokunma ihtimali üzerinde de durmak lazım, di mi efems?) engelledin demektir.

Öte yandan bu bahsedeceğim öyle bir yılan ki,

- ‘Bana bak uzun! O soğuk gövdeni boynumda hissetmek istiyorum hem de hemen!’ diyesi geliyor insanın…

Zira bahsedeceğim yılan, Bulgari’nin ‘imza’ koleksiyonlarından olan ‘Serpenti’nin evrilip çevrilip günümüze uyarlanmış hali!

Bulgari Serpenti necklace with diamonds and golds

Başını küçükken ezmeyeceğim, söz!

Yılanlar Bulgari’nin aklına ilk olarak 1941′de girmiş! O zaman şimdiki halinden eser yokmuş. Son derece sade adı da Tubogas Serpenti olan kendi halinde bir yılanmış! Ancak sonrasında Elizabeth Taylor’ın da dikkatini çekince popülerleşmiş… Ara ara Bulgari koleksiyonlarında baş gösterse de, markanın 2010 yılındaki doğum gününe kadar genelde kovuğunda saklanmış bu Serpenti arkadaşlarımız…

Bu seneyse, ‘Çoğalarak’ gelip, parmaklarımıza, kollarımıza ve boyunlarımıza yerleşmeye çalışıyorlar. Hayır açık söyleyeyim! Böyle bir niyetleri varsa, benim boynum konusunda zorlanacaklar, haberleri olsun! Zira fiyatları birkaç yüzbin dolarcıkla, üzerindeki taşlara bağlı olarak milyon dolarcıklar arasında değişiyor.

Hatta Suzy Menkes’in geçenlerde New York Times’da yazdığına göre fiyatı 1.34 milyon dolar olan bir Serpenti gerdanlık, daha insanlar ‘Kim alır bunu bu fiyata?’ yorumları yapamadan Paris Place Vendome butiğin vitrinine girer girmez satılımış!

Sahi kim aldı bakiiim onu o fiyata?!!!

Neyse bu çerçevede benim üzerime düşen vazife Bulgari’nin yılanlarına iç çeke çeke bakmak, ne de olsa Marilyn Monroe’nun deyişiyle ‘En iyi arkadaşlarım’ onların üzerine yapışmış vaziyette. Ama kendime pay çıkartacağım başka bir yılan da var! Çin Yılanı!

Şunun şurasında birşey kalmadı, 10 Şubat’ta yeni bir Çin Yılı başlıyor ve bu sene de yılan yılı olacak. Bolluk, bereket, güç sembolü olduğu için de son derece önemli bir yıl benden söylemesi. Ben Çin Yılı başlarken, ‘en yakın arkadaşlarımın’ hep yanımda olmasını dileyeceğim, sizi bilmem valla…

Diamond necklace serpenti Yılan Kolye

Rachel Weisz bile alamamış kolyeden, ben alamamışım çok mu!!!

HABER, TASARIM, TREND kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİLO VE AŞK

Şimdi, bu çizimdeki abla 10 pound (yaklaşık 4,5 kg) alıp 'bir sürü çıkma teklifi' aldıysa, benim bu hesapla iki aya Ryan Gosling ile dünya evine girmem lazım! Gerekirse fedakarlık yapıp bir 5-10 kg daha alırım yani!

Ahhh ahh… Bizim zamanımızda buralar hep dutluktu. Sonra ‘ayıp’ diye bişey vardı. Mesela ‘skinny’ ya da ‘sıfır beden’ olmak gibi!!! Hey gidi günler heeey…

SEVDİKLERİM, YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİR YILBAŞI HİKAYESİ

Allahım neydi günahım, nerede nerede yanlış yaptım! Ehmm sanırım fondiplemekte!

Sizi bilmem, kutlama benim için ‘Çak çak çak’ diyerek bardakları tokuşturma manasına gelir… Ve yine sizi bilmem ama ben sıkı içerim! Rakının sekini, tekilanın ‘şat’ını, kokteylin Bloody Mary olanını tercih ederim… Dahası, zaten şu ana kadar anlamışsınızdır, fena halde kontrollü bir insanım (!!!!), içki bana ‘dokanmaz’! Öyle bir otokontrol, öyle bir kendime hakimiyet!

Hatta bununla ilgili ünlü diyaloglarım da var:

- Ebru, rakıyı sek içme istersen, çarpar…

- Yok canııım! Neredeee! Valla fazla kontrollüyüm, sarhoş olamıyorum…

İki saat sonra:

- Oh oh, hadi gülüm yandan yandan…

- Ebru burada zıplamasana, asansörde kalacağız senin yüzünden…

- Huh? Pist değil mi burası?

- Balıkçıdan çıkıyoruz, pist yok burada!!!

Neyse, işte bu diyalogdan da referans olacağı üzere, içki eşiğim son derece yüksektir… Nitekim bunu bir yılbaşı akşamında da kanıtlamışlığım var!

15 kişilik büyük mutlu bir İtalyan Ailesi olarak takıldığımız zamanlarda (hala öyle takılıyoruz gerçi!), yine sürekli gittiğimiz bir mekana rezervasyon yaptırıyoruz. Herkes yemeği ailesi ile yiyecek, sonra bize ayrılan bölümdeki standlara sıra sıra sıralanacak ve eğleneceğiz… Canlı müzik de var. Yani güzel bir gece olacak… Nitekim planlandığı gibi başlıyor hadise… Sürekli gittiğimiz için mekandaki garsonlar tanıdık, müşterilerle selamımız var. Keyfimiz yerinde… Herkes ‘ağzı’ ile içiyor, bir araya gelip ‘Sultans of Dance’ hesabı koordine danslarda bulunuyor, tanımadıklarımızı da çekiştire çekiştire mutlu ailemize dahil ediyoruz… Özetle keyifler keka!!!

İşte bu sırada, mekanın işletmecilerinden biri olan çocukcağız geliyor yanımıza… Elinde bayağı dolu bir viski bardağı! Bunca zaman sonra bile anlayamadığım bir sebeple bir iddia başlıyor hemen oracıkta… ‘Hayatta fondipleyemezsin’ ‘Ben fondiplerim sen fondipeyemezsin’ çerçevesinde…  İddia ortaya da ben mi sahipleniyorum yoksa çocuk işletmeci bize birer fondip yaptırsa zaten 2 şişe Chivas çakmış olacak o yüzden mi, orası biraz muğlak… Velhasıl, sonuçta ortada bir iddia, iddianın karşısında da yenilmez armada, her türlü iddiayı kafa atarak geçen ben varım! Bardağa kendinden emin bir bakışla uzanıyorum, bir zamanların Dallas’ında JR’ın hain planlarına karar verdikten sonra attığı hain bakışı da ekleyerek tıpkı onun gibi çaat diye bardağı dikiveriyorum…

Sonra sabah kankilerden birinin evinde, iki yanımda iki arkadaşımın da endişeli gözlerle bana baktığı iki kişilik yatakta uyanıyorum ve ‘Neden eve geldik ki?!’ diye soruyorum…İçeriden, farklı odalardan ‘ailemizin’ diğer bireyleri de geliyor birer ikişer, herkes aynı şeyi soruyor, ‘İyi mi? İyi iyi değil mi?’ Bir de arada ‘Ay ay belim tutulmuş, yer kalmayınca L koltukta yattım L kaldım… Bak bak burna bak palyanço burnu oldu Ebru sıkınca, olum benim arabayı yaptırırız di mi? Dört teker patladı valla’ sesleri geliyor fondaki birinden… Önce iyi misin sorularına cevap veriyorum: Ee valla bir domuzum eksik bir de geceye dair anılarım! Onun dışında süper diyebiliriz.

Sonra anlatmaya başlıyorlar F.S.’yi (Fondipten Sonra)…

Fondipten 5 dakika sonra:

- C: Aaa Ebru sahneye çıktı

- Şarkıcı: Hanımefendi çekilir misiniz rica etsem

- Ben: Hajjjdeee eeeppp beraberceneğğ Ellee güyynee karşıııı yapayanıiişşşzzz

- T: Kızlar yetişin Ebru sahneye çıktı, indiremiyooolaaar!

- Kızlar: Ayy yeter senin soğuk şakalarından…

- Bir müşteri: Garson bey çekilsenize komedyeni izleyemiyorum!

- Garson: Ebrucum gel bak bi, nişanlım burada, seni onunla tanıştırayım bir kahve içersiniz…

Fondipten 15 dk sonra:

- Garson: Ebrucum, kahven burada. Bu da nişanlım Aslı…

- Ben Merjahabağğğşş Slııjııımmm

- Aslı: Aaayyyy yandımm, yandııım, üstüme döktüü yaaa… Kahve leke yapar mı?

- Garson: Biraz dışarı çıkıp hava mı alsa?

- Bizimkiler (koro halinde): Eveeeet!

Fondipten 20 dk sonra:

Bir arkadaş, omuzlarımdan tutmuş hafif hafif sarsarak: Ebrucuuum, Ebruuu, Ebru..

Bir sonraki: Dur ben ayıltıcam şimdi… (Daha sert sarsarak ve ufak tokatlarla): Ebruuu, Ebuş, Ebruuuum

Bir sonraki: Abi öyle yapmayın su verin su… Hah şöyle (Yüzüme küçük küçük damlalarla su çarparak) Ebru, Ebruu Ebruuuuu

Anlatılına göre bildiğin bir sıra oluyor önümde, Airplane filminde olduğu gibi, beni tokatlayıp sarsarak kendime getirmeye çalışan… Hatta araya bir iki garsonun da karıştığı iddiaları var, ama belge yok! Benden gelen tek tepki, G.’nin beni uyandırmaya çalıştığı bir anda uzanıp burnunu iki parmağımın arasında sıkıştırıp var gücümle sıkmam oluyor ki, Müren balığının çenesi gibi, ‘pençemi’ 1 dakika boyunca açmak ve burnu elimden almak mümkün olmuyor…

Fondipten 45 dk sonra:

‘Tepki vermiyor, hastaneye götürelim’ diyor birisi… Herkes arabalara seğirtiyor ve yerleşiyor… 3 araba var peşpeşe… Bir de küçük ayrıntı! Ben beni oturttuları yerde baygın yatıyorum, zira hiçbir baba yiğit, ‘Durun ben taşırım’ diyemiyor… Sonra erkekler arabalardan inip, başımda toplanıyor… Derin bir tartışma başlıyor:

‘Sen ayaklarını tut ben kollarını’

‘Öyle olmaz abicim ikiye katlayalım sandık gibi taşıyalım’

‘Çekici çağıralım!!!’

Sonunda, arabayı kapıya en yakın noktaya çekmeye, birinin de arkama geçip kollarımın altından tuttuktan sonra beni geri geri çekerek arabaya bindirmesine karar veriliyor… Emektar ve cesur garsonumuz üstleniyor bu görevi. Hayır kendisi kurayı kazanmış falan değil. Hadiseyi bana anlatırlarken gelen kaçamak bakışlardan anladığım kadarıyla ondan başka aday yok zaten… ! Nitekim, karşılıklı alınan teyid sonucunda, çekiştirme seansı başlıyor:

- Hah, çek çek… Dur, tamam. Koltuk tam arkanda, yavaş…Çek, çek, yürü… Çek çek…

Ve fakat küçük bir ayrıntı (!) atlanıyor:

- Ooollluuum çıksana şu arabadan da gidelim!!! Halllalllaaa…

- Çıkamıyom abi, sıkıştım!

- Arkadaşlar bi el atın…

Bu kez diğer kapı açılıyor ve beni geri geri taşırken, mecburen koltuğa boylu boyunca yattığı için içeride kısılıp kalan garsonumuz koltuk altlarından tutulmak suretiyle dışarı çekliyor. Tabii, ben bu alkol mevzusunda ‘zurna’ seviyesine ulaştıysam, garsonumuza yardım etmeye çalışan ekibin alfa, beta, gama olarak giden ve sonunda zurnaya ulaşan seviyeler arasından ‘gama’da olduğunu hatırlatmak gerekiyor.

- Hah, çıkarttım abi

- Olum o adamın tişörtü, çek daha…

- Abii durun pantolon kalıyor…

- Dikkatli çekin şu adamı bea! Olum çıktın işte, ne girdin geri arabaya?!

- Abii ayakkabılarım kaldı da…

- !??!!

Fondipten 1.30 saat sonra:

Sonunda yola koyuluyoruz. Bizim şöfor gittikçe şişen ve kızaran burnuyla yılbaşına palyaço kılığında katılmış gibi gözüken G. Yanında ’1.seviye gama’ kafasına ulaşmış olan P. oturuyor… Bizim arabayı takip eden ekibin geri kalanını da sayarsak, bir alkol komasına 3 arabalık konvoyla yola çıkıyoruz! İstikamet Taksim İlkyardım…

- Oluum P., burada girilmez yazıyor…

- Gir abijiiim giirrr sen! Hhastağğmız vağğğrrr sonuzztaa…

Paaattttt, psssstttt…

- Ulan hayvan herif, tuzağa soktun bizi…

- Devam et abijiiimmm… Devam, hastağğmız vağğğrrr sonuzztaa…

Hastane ‘alkol koması yoğunluğu’ nedeniyle başka hasta alamayacağını söyleyince, ortaya ikinci hastaneye nasıl gidileceği sorunsalı çıkıyor. Zira bir araba eksilmiş durumda ve ortada taksi yok! Sonunda beni ikinci arabanın arka koltuğuna yatırıyorlar. Yer olmadığı için de ‘artanlar’ üstüme oturuyor. Allahtan hafif olanları seçiyorlar da bir de kaburga kırılması söz konusu olmuyor!!!

Fondipten 2.30 saat sonra:

İstanbul’daki bütün hastaneleri gezdikten ve ‘red’ cevabı aldıktan sonra, kendimizi kapısında elinde tekerlekli sandalye, arabadan inen herkesi tek tek ‘bu mu hasta bu mu hasta?’ diye koltuğa oturtmaya çalışan bir hastabakıcının olduğu özel hastanede buluyoruz. Birinci araba boşalıyor, ikinci araba boşalıyor, üzerimdekiler de indikten sonra ‘işte bu hasta’ diyorlar… İstikamet acil!

Bir grup benim peşimden oraya seğirtirken, ikinci grup kayıt işlemlerini hallediyor. Tabii ortaya esaslı ve evladiyelik bir kayıt formu çıkıyor isim: Ebru, soyadı:çiçek resmi… Yaş: ?…

Doktor ekibin 14′ünü de toplayıp durumuma teşhis koyuyor: ‘Tipik bir sızma vakası! Serum vereceğiz sonra gidersiniz!’

Herkes hastaneye dağılıyor. Bir kısım yanıma yatmayı, diğerleri hemşirelerin pis ve sinirli bakışlarına rağmen odada yılbaşı kutlamasına devam etmeyi sürdürüyor. Bu arada gecenin bonus’ü peşimizden hastaneye gelen garsonumuz oluyor!

- Abii valla Ebru’yu merak ettim… Nasıl oldu? Şey bu da senin hesap… Ne dedi doktor abi önemli bişi yok di mi? Senin 35 TL…

Tabii bu arada garsonumuzu ciddi ciddi ‘ilgilenmiyosun bizimle’ diye azarlayıp ‘Bana bir buzlu viski’ diyenlerin olduğu da kayıtlara geçsin!

Fondipten 12 saat sonra:

‘Bak bak burna bak palyanço burnu oldu. Kırıldı mı acaba yav? Bi de belim tutulmuş ki sormayın! L koltuk kaldı ya bana. Üşüdüm de yav, herkes kaptı tabe battaniyeleri… Oluuum benim arabayı yaptırırız di mi? Dört teker patladı valla tuzağa girince!’

İşte sabah böyle uyanıyorum… Olanları dinledikten sonra yanımda yatan ‘Bir bilen olarak B’ ve onun ‘hemşosu M’ye dönüp: ‘Üstüm başım düzgün müydü? Makyajı rötuşlasaydınız bare abicim’ diyorum!

O geceden sonra G.’yi ‘mağdur’ olarak çağırmaya başlıyoruz…

Velhasıl meğersem JR değil Sue Ellen’mışım sevgili okurlar…

Alkole tövbe etmek mi? Yav Sue Ellen’ız dedik ya. İnsan rolün hakkını vermedikten sonra olur mu hiç? Yeter ki stilde kayma olmasın…

Akşamdan kalma, hangover

Ertesi gün TV'de 'Alkol koması rekoru kırıldı' haberi çıkıyor. Annem tuu, tuuu, rezillik, reziilik diye eşlik ediyor habere. Hee valla yaa, rezil bu millet!!!

ANI kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSCAR’IN GERÇEK REKORTMENİ

To Catch a Thief/ Bir Hırsızı Yakalamak'ta Grace Kelly'nin kıyafetlerine bakmaktan filme bakamadım valla...

Uykumun kaçtığı bir gün tanıştım Edith Head ile… Alfred Hitchcock’un yönetiği ‘To Catch a Thief’ adlı başrollerini Grace Kelly ve Gregory Peck’in oynadığı bir filmi seyrederken. Hem Gregory Peck hem Grace Kelly o kadar şıklardı ki, kostüm tasarımcısını merak ettim ve çooook önceden öğrenmem gereken Edith Head’i öyle tanıdım…

Malumunuz bugün 2013 senesi Oscar adayları açıklandı… Amour/Aşk’daki rolüyle Emmanuelle Riva bu güne kadar aday olmuş en yaşlı (85 yaşında), Beast of the Southern Wild/Vahşi Güneyin Canavarları adlı filmle de Quvenzhané Wallis, ki kendisi 9 yaşında, en genç oyuncu oldu…

Edith Head’in de bir rekoru var. Kostüm tasarımında bugüne kadar kırılması zor bir rekoru elinde tutması. Kadıncağız bir değil, iki değil tam sekiz tane toplamış altın heykellerden… İşte bu da kanıtı:

Edith Head ve sekiz altın adam...

Üstelik de bu ödülleri sonuna kadar hak ediyor. Tam 25 kere aday gösterilmiş Oscar’a… Hatta bazı senelerde 2 adaylığı var iki farklı film için… Ve de hepimizi hala büyüleyen yıldızların ikonik elbiselerinin hepsi onun elinden çıkmış!

Kendisi de en az giydirdiği kadınlar kadar şık, elegan ve tarz sahibi...

Bunların arasında ‘ikonik’ elbiseler var bol bol… Hangileri mi? Mesela Grace Kelly’nin Arka Pencere’de giydiği, tül eteklerinin üzeri işlemeli elbisesi, Elisabeth Taylor’un A Place in the Sun’da giydiği göğüs kısmı çiçeklerle süslü elbisesi ya da Audrey Hepburn’ün Sabrina’da giydiği göğsü ve etekleri işlemeli straplez elbisesi gibi…

Bir dönemin ikonik elbiselerinin hepsinde Head'in imzası var... Ama ne imza!

Temennim? Reenkarnasyonun gerçek olması… Edith Head’in ruhunun şimdi moda eğitimini tamamlamış bir gencle hayata dönmüş olması ve de aynı güzellikte ama bu sefer büyük büyük bedenlerde elbiseler tasarlaması… Ne yani? Çok mu imkansız :S?!!!!

HABER, YORUM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SEVDİM, KAVUŞAMADIM!

Ben sevdim, eller aldı... Yoksa ben ölmüş miyem?

Önce bir bakıştık… Gözlerinden okunuyordu, onun da bende gönlü vardı! Ve fakat hain babası Lanvin başlık parasını çok yüksek tutmuştu! Mecbur gurbet ellere vurdum kendimi… Ne yapıp edecek, o parayı biriktirecektim. Kavuşacaktık. Ve fakat nnnolmadı, nolamadı! Başka biri alıp gitti, bana da sadece rüyası kaldı!

Ola ki bir yerde görür rastlarsanız, Allah rızası için haber edin, neredeyse hemen gidip alayım, bir güzel boynuma takayım!

Şimdi, yine bu sezondan ve yine hain baba Lanvin’in koleksiyonundan broş kolyelerin peşindeyim. Lanvin’in meşhur ‘yüz’ kolyesinin yerini tutar mı? Tutmaz tabii ama bir teselli işte :)

Öyle narin gözüktüklerine bakmayın, boyunda insanı 'zengin' hatta görgüsüz gösteriyorlar, öyle bir büyük yani!

SEVDİKLERİM, TREND kategorisine gönderildi | Yorum bırakın